Amaç: Bu araştırma, hemşirelerin politikaya ilişkin algılarını metaforlar aracılığıyla belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Bu araştırma, tanımlayıcı türde bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini Türkiye'de görev yapan 424 hemşire oluşturmaktadır. Veriler, 30 Aralık 2022 - 1 Mart 2023 tarihleri arasında kişisel bilgi formu ve soru formu kullanılarak çevrimiçi olarak toplanmıştır. Analizler frekans ve değerlerin yanı sıra içerik analizi yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Hemşirelerin çoğunun politikaya ilgi duymadığı (%53,1), sadece %1,7’sinin politik kararlara katılmaya çalıştığı görülmüştür. Politika kavramına ilişkin olarak hemşirelerin toplam 178 metafor ürettiği ve bu metaforların 3 ana kategori (olumlu, olumsuz, nötr) ve 20 alt kategori altında toplandığı belirlenmiştir. Hemşirelerin olumlu olarak ürettikleri metaforlar arasında yol gösterici, güç kaynağı, çözüm aracı, yaşam kaynağı vb. olduğu; olumsuz olarak ürettikleri metaforlar arasında yalancı, bozuk saat, maske, savaş, menfaat, bukalemun, hava durumu vb. olduğu, nötr olarak ise belirsizlik metaforunu ürettikleri belirlenmiştir. Sonuç: Hemşirelerin politikaya karşı ürettikleri metaforların daha çok olumsuz olduğu yani politikayı olumsuz algıladıkları ortaya çıkmıştır.
Aim: The aim of this study is to determine perceptions of policy by nurses through metaphors. Method: This is a descriptive study. The study sample included 424 nurses working in Turkey. The data were collected online using a personal information form and a questionnaire between 30 December 2022 and 1 March 2023. The analyses were carried out using frequencies and values as well as the content analysis method. Results: The majority of the participants (53.1%) were not interested in policy, and only 1.7% attempted to participate in policy-related decisions. The participants produced 178 metaphors regarding policy, which were grouped into three themes (positive, negative, and neutral) and 20 categories. Among the positive metaphors produced by the participants were a beacon, a source of power, a problem-solving tool, and a source of life. The participants produced the following negative metaphors: lying, a broken clock, a mask, war, interest, a chameleon, and weather conditions. They employed the neutral metaphor of uncertainty. Conclusion: The metaphors produced by the participants regarding policy were mostly negative, indicating that they had negative perceptions of policy.
Achmad Masfi, Tintin Sukatini, Fitriana Kurniasari Sholikhah, Mira Triharini, Qory Tifani Rahmatika, Muhammad Putra Ramadhan, luluk Fauziyah Januarti doi: 10.54304/SHYD.2026.24892Sayfalar 10 - 16
Amaç: Uzak bölgelerdeki sağlık hizmetleri, sınırlı erişim ve altyapı nedeniyle örgütsel performans hedeflerine ulaşma konusunda kendine özgü güçlükler ortaya koymaktadır. Bu çalışma, McKinsey 7S Çerçevesi ve Gibson modeli temelinde, Sampang Bölgesi'ndeki örgütsel performansı etkileyen örgütsel etmenleri incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu çalışma, tabakalı rastgele örnekleme yoluyla seçilen 213 hemşire ile regresyon tabanlı modelleme yaklaşımını içeren kesitsel bir tasarımda gerçekleştirmiştir. Veri toplama aracı olarak, örgütsel etmenleri (önderlik, ücret, hizmetler, politikalar ve insan kaynakları yönetimi) ve örgütsel performansı değerlendiren, geçerliliği sınanmış 130 maddelik bir anket kullanılmıştır. Veriler, iki değişkenli analiz için Spearman sıra korelasyonu ve çok değişkenli analiz için ordinal regresyon ile analiz edilmiştir. Bulgular: İki değişkenli analiz, tüm örgütsel etmenlerin sağlık örgütü performansını anlamlı düzeyde etkilediğini göstermiştir (p<0,001). Bununla birlikte, çok değişkenli analiz, önderliğin örgütsel performans üzerinde anlamlı bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur (Exp(B)=6,82; %95 GA: 3,72–12,51; p<0,001); bu model, performans varyasyonunun %92,6'sını açıklamıştır (Nagelkerke R²). Sonuç: Önderlik, sağlık örgütlerinin performansını artırmada anlamlı bir etmendir. Uzak bölgelerde örgütsel performansın iyileştirilmesi; ücretler ve ödüller, politikalar, hizmetler ve insan kaynakları yönetimi gibi diğer etmenlerden daha önemlidir. Bu çalışmanın bulguları, McKinsey 7S Çerçevesi'nin "stil" unsurunun diğer unsurların uyumlaştırılmasının anahtarı olduğu önermesini güçlendirmektedir.
Aim: Healthcare services in remote areas present unique challenges to achieving organizational performance goals due to limited access and infrastructure. This study aims to analyze organizational factors that influence organizational performance in Sampang Regency, based on the McKinsey 7S Framework and Gibson's model. Method: This study uses a cross-sectional design with regression-based modeling analysis with 213 nurses through stratified random sampling. The instrument was a validated 130-item questionnaire that assessed organizational factors (leadership, salary, services, policies, and human resource management) and organizational performance. Data were analyzed using Spearman's rank correlation for bivariate analysis and ordinal regression for multivariate analysis. Results: Bivariate analysis showed that all organizational factors significantly affected health organization performance (p<0.001). However, the multivariate analysis showed a significant impact of leadership on organizational performance (Exp(B)=6.82, 95% CI: 3.72–12.51, p<0.001); the model accounted for 92.6% of the performance variation (Nagelkerke R²). Conclusion: Leadership is a significant factor in improving the performance of healthcare organizations. Improving organizational performance in remote areas is more important than other factors, such as salaries and rewards, policies, services, and human resource management. The findings of this study strengthen the McKinsey 7S Framework's proposition that the element "style" is the key to aligning the other elements.
Amaç: Bu çalışmanın amacı, iki farklı bölgedeki toplum ruh sağlığı merkezlerinde çalışan sağlık çalışanlarının deneyimlerini derinlemesine incelemektir. Yöntem: Çalışmada, nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik desen kullanılmıştır. Çalışma, 01.09.2023 - 01.11.2023 tarih aralığında Türkiye’nin doğu ve batısında yer alan iki farklı toplum ruh sağlığı merkezinde çalışan sağlık çalışanlarından 10 kişi ile yarı yapılandırılmış görüşmelerle birebir gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler yüz yüze olarak yapılmış ve ses kaydı alınmıştır. MAXQDA 2022 paket programı aracılığı ile içerik analizi yapılmıştır. Bulgular: Araştırma bulguları doğrultusunda sağlık çalışanlarının söylemlerinden temalar, alt temalar ve kodlar oluşturulmuştur. Buna göre "TRSM’lerde uygulanan klinik ve rehabilite edici hizmetler", " TRSM hizmetlerinin birey ve aile üzerindeki etkileri" ve " TRSM uygulamalarında karşılaşılan sorunlar" olmak üzere 3 tema belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, iki farklı coğrafi bölgede TRSM'lerde görev yapan sağlık profesyonellerinin deneyimlerini inceleyerek, TRSM’lerin bireylerin ve yakınlarının ruh sağlığına yönelik sunduğu bütüncül ve çok boyutlu hizmetlerin önemini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, TRSM modelinin sürdürülebilirliğini sağlamak için personel desteğinin artırılması, toplumda ruh sağlığına yönelik farkındalık çalışmalarının yaygınlaştırılması ve kaynakların etkin şekilde kullanılması gerekmektedir.
Aim: To examine in-depth the experiences of health professionals working in community mental health centers in two different regions. Method: A phenomenological design, a qualitative research approach, was used. Semi-structured, in-depth interviews were conducted with ten health professionals working in community mental health centers in eastern and western Türkiye between September 1, 2023, and November 1, 2023. The interviews were conducted face-to-face and audio-recorded. Content analysis was conducted using MAXQDA 2022. Results: Themes, sub-themes, and codes were derived from the health professionals' statements. Accordingly, three themes were identified: "Clinical and rehabilitative services provided in CMHCs," "Effects of CMHC services on the individual and family," and "Problems encountered in CMHC practices." Conclusion: Examining the experiences of health professionals working in CMHCs in two geographical regions reveals the importance of the holistic, multidimensional services CMHCs provide for the mental health of individuals and their relatives. To ensure the sustainability of the CMHC model, it is necessary to strengthen personnel capacity.
Amaç: Çalışmanın amacı, işkolik önderlik algısı, izlenim yönetimi ve tükenmişlik arasındaki ilişkileri belirlemek ve işkolik önderlik algısının tükenmişlik üzerindeki etkisinde izlenim yönetiminin düzenleyici rolünü belirlemektir. Yöntem: Bu kesitsel ve ilişki arayıcı çalışmanın örneklemini 30.07.2023-29.02.2024 tarihleri arasında Sivas ilindeki bir kamu hastanesinde çalışan 273 sağlık çalışanı oluşturmuştur. Çalışmada SPSS.23 paket programı aracılığıyla tanımlayıcı istatistikler, Pearson korelasyonu, regresyon ve Hayes süreci makro analizleri kullanılmıştır. Bulgular: İzlenim yönetiminin tükenmişlik üzerinde olumlu ve anlamlı bir etkisi olduğu bulunmuştur (β=0,240, p<0,05). İşkolik önder algısının tükenmişlik üzerinde anlamlı ve doğrudan bir etkisi bulunamamıştır (β=-0,028; p>0,01). İşkolik önderlik algısı ile tükenmişlik arasındaki ilişkide izlenim yönetiminin düzenleyici etkisinin anlamlı olduğu bulunmuştur (β=0,067; t=2,095; p<0,05). İşkolik önder algısı ile tükenmişlik arasındaki ilişkinin, izlenim yönetimi düşük olduğunda olumsuz ve anlamlı olduğu bulunmuştur (β=-0,095; t=-2,294; p<0,05). Sonuç: Sonuçlar, düşük izlenim yönetiminin, işkolik bir önderin baskısı altındaki çalışanların duygusal kaynaklarını korumalarına ve baskıyla başa çıkmalarına yardımcı olduğunu göstermiştir. İşkolik önderler veya yöneticiler, izlenim yönetimini azaltmak ve çalışanların tükenmişlikle başa çıkmalarına yardımcı olmak için destekleyici bir ortam yaratmak için yöntemler geliştirmelidir.
Aim: To determine the relationships among workaholic leadership perception, impression management, and burnout, and to examine whether impression management moderates the relationship between workaholic leadership perception and burnout. Method: The sample of this cross-sectional, correlational study consisted of 273 healthcare workers employed in a public hospital in Sivas Province between 30.07.2023 and 29.02.2024. Descriptive statistics, Pearson correlation, regression, and Hayes Process Macro analyses were conducted using the SPSS 23 software package. Results: Impression management positively and significantly affected burnout (β=0.240, p<0.05). No significant direct effect of perceived workaholic leadership on burnout was found (β=-0.028; p>0.01). The moderating effect of impression management on the relationship between workaholic leadership perception and burnout was found to be significant (β=0.067; t=2.095; p<0.05). The relationship between workaholic leader perception and burnout was negative and significant when impression management was low (β =-0.095; t =-2.294; p<0.05). Conclusion: Results showed that low levels of impression management helped employees experiencing pressure from a workaholic leader to conserve their emotional resources and cope with that pressure. Workaholic leaders or managers should develop methods to reduce the need for impression management and create a supportive atmosphere to help employees cope with burnout.
Diah Arruum, Dewi Elizadiani Suza, Nur Asiah, Nunung Febriany Sitepu doi: 10.54304/SHYD.2026.60437Sayfalar 38 - 46
Amaç: Hasta güvenliği için hemşirelik bakımında eleştirel düşünme (ED) deneyimlerini belirlemek. Yöntemler: Amaçlı örnekleme yöntemi kullanılarak odak grup görüşmeleri de içeren tanımlayıcı-yorumlayıcı nitel bir tasarım kullanıldı; bir hastaneden 19 hemşire katılımcı olarak yer aldı. Bulgar: Bu çalışma, 1) Hemşirelik bakımının öneminin farkına varılması; 2) Azalmış yetkinlik; 3) Performans görevlerini tamamlamada engellerle karşılaşma; ve 4) Bakım kararları vermede zorluk çekme gibi temaları belirledi. Sonuç: Hemşirelerin ED deneyimlerinden dört tema ortaya çıktı. Hemşireler standart hemşirelik bakımı sağlamaktan sorumludur, ancak yine de hastalara güvenli bakım sağlama konusundaki yetkinliklerini yetersiz olarak algılamaktadırlar. Hemşireler karmaşık klinik karar verme konusunda hala başhemşireye güvenmektedir. Hemşire yöneticileri, hemşirelik bakımını iyileştirmek ve hasta güvenliğini sağlamak için eleştirel düşünme eğitimi vermelidir. Her bir durum için, bu çalışma bakım planlaması, rutin denetim ve yetkinlik geliştirme için gereklidir.
Aim: To identify nurses’ experiences of critical thinking (CT) in nursing care for patient safety. Method: A descriptive-interpretive qualitative design was used, including focus group interviews using purposive sampling; 19 nurses from one hospital served as participants. Results: This study identified themes, including 1) Recognition of the importance of nursing care; 2) Diminished competence; 3) Obstacles in completing performance tasks; and 4) Difficulty making care decisions. Conclusions: Four themes emerged from nurses' CT experiences. Nurses are responsible for providing standard nursing care, yet they still perceive their competency in delivering safe care to patients as suboptimal. Nurses still rely on the head nurse for complex clinical decision-making. Nurse managers should conduct critical thinking training to improve nursing care and achieve patient safety. For each case, this study is necessary for care planning, routine supervision, and competency improvement.
Amaç: Bu çalışmada hemşirelerin ekip çalışması tutumlarının iş performansına etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırmada tanımlayıcı ve ilişki arayıcı nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Türkiye’de bir şehir hastanesinde çalışan 350 hemşire araştırmaya gönüllü katılmıştır. Hemşirelerin eğitim ve çalışma sürelerine göre ekip performansı tutumları ve iş performansları ile ekip çalışması tutumlarının iş performansına etkisi SPSS 25 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hemşirelerin eğitimleri ile çalışma sürelerine göre iş performansı ve ekip çalışması tutumları değerlendirilmiştir. Hemşirelerin eğitim düzeyleri ile hemşirelerin ekip performansı tutumları ve iş performansı arasında anlamlı farklılık belirlenmemiştir. Ekip çalışması tutumları ölçek toplam puan ortalaması (3.27±0.80), iş performansı ölçek toplam puan ortalaması 3.25 (SS=0.82)’dir. Hemşirelerin ekip performans tutumları ile iş performansı arasında güçlü düzeyde (r= 0.764; p=0.00) ilişki belirlenmiştir. Kamu hastanelerindeki hemşirelerin ekip çalışması tutumları iş performansının %58’ini etkilemiştir. Sonuç: Bu araştırma kapsamında bir şehir hastanesinde çalışan hemşirelerin ekip çalışması tutumlarının ve iş performansı puanlarının orta düzeyde, ekip çalışması tutumları ile iş performanslarının güçlü düzeyde ilişkili olduğu ve ekip çalışması tutumlarının iş performanslarının %58.4’ünü etkilediği belirlenmiştir. Gelecek araştırmalarda nicel ve nitel yöntemlerin hibrit kullanımı ve araştırma örneklemine hemşireler dışındaki sağlık profesyonellerinin de dahil edilmesi önerilmektedir.
Aim: To evaluate the impact of nurses’ teamwork attitudes on their job performance. Method: A descriptive, correlational quantitative research design was employed. The sample consisted of 350 nurses who worked at a city hospital in Turkey and voluntarily participated. Data were analyzed using SPSS 25 to assess differences in teamwork attitudes and job performance according to nurses’ educational levels and years of professional experience. Results: The analysis revealed no statistically significant differences in teamwork attitudes or job performance based on educational level. The mean total score for teamwork attitudes was (3.27±0.80), while the mean total score for job performance was 3.25 (SD=0.82). A strong positive correlation was found between teamwork attitudes and job performance (r = 0.764; p < 0.001). A strong positive correlation was found between teamwork attitudes and job performance, with the former accounting for 58.4% of the variance in the latter. Conclusion: This study found that nurses working in a city hospital exhibited moderate attitudes toward teamwork and moderate job performance, and that these two measures were strongly positively correlated.
Amaç: Bu kesitsel çalışma, sağlık profesyonellerinin klinik liderlik yetkinliklerini etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçlamıştır. Yöntem: Örneklem, İstanbul'daki kamu ve özel hastanelerden doktorlar, hemşireler ve yardımcı sağlık profesyonellerinden oluşan 406 katılımcıdan oluşmuştur. Veriler, kişisel bilgi formu, örgütsel özelliklere ilişkin algı formu ve Klinik Liderlik Yetkinlik Çerçevesi Öz Değerlendirme Aracı kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Eğitim düzeyi, hastane türü, iş rolü, sağlık kariyerine gönüllü olarak yönelme ve yönetim, liderlik ve klinik liderlik alanlarında eğitim alma, katılımcıların Klinik Liderlik Yetkinlik Çerçevesi Öz Değerlendirme Aracı puanlarını önemli ölçüde etkilemiştir (p<0,05). Katılımcılar, mesleki gelişim için idari destek, hakların korunması, takdir, problem çözme süreçlerine katılım, ekstra çaba gösterme, etkili iletişim, üst yönetimle güçlü iletişim, karar alma süreçlerine katılım, açık iş tanımları ve denetim gibi on spesifik kriterin karşılanması durumunda klinik liderlik yetkinliklerinin daha iyi kullanıldığını bildirmiştir. Sonuç: Çalışma sonucunda elde edilen bulgular, sağlık profesyonellerinin klinik liderlik yetkinliklerinin geliştirilmesinde örgütsel desteğin önemini vurgulamakta ve aynı zamanda bu yetkinliklerin şekillenmesinde iş rolü, eğitim düzeyi ve mesleki deneyim gibi bireysel faktörlerin rolünü ortaya koymaktadır.
Aim: This cross-sectional study aimed to identify factors influencing clinical leadership competencies among healthcare professionals. Method: The sample included 406 participants, including physicians, nurses, and allied healthcare professionals, from both public and private hospitals in Istanbul, Türkiye. Data were collected through an online survey form, including the Personal Information Form, the Perceived Organizational Characteristics Form, and the Clinical Leadership Competency Framework-Self-Assessment Tool. Results: Education level, hospital type, job role, voluntary pursuit of a healthcare career, and receipt of management, leadership, and clinical leadership training significantly affect participants' Clinical Leadership Competency Framework-Self-Assessment Tool scores (p<0.05). Participants reported enhanced utilization of their clinical leadership competencies when the following ten criteria were met: administrative support for professional development; rights protection; appreciation; participation in problem-solving processes; exertion of extra effort; effective communication; strong communication with top management; involvement in decision-making processes; clear job descriptions; and supervision. Conclusion: The findings underscore the importance of organizational support in developing healthcare professionals’ clinical leadership competencies, while also highlighting the role of individual factors such as job role, education level, and professional experience in shaping these competencies.
Yasemin Gümüş Şekerci, Emine Kır Biçer, Beyhan Budak doi: 10.54304/SHYD.2026.80958Sayfalar 69 - 80
Hastanede yatan hastalarda görülen düşmeler, hasta güvenliğini tehdit eden önemli bir sorun olup hasta aileleri ve sağlık sistemi açısından ekonomik bir yük oluşturabilmektedir. Bu çalışma, hastanede yatan hastalarda düşme insidansını, düşmeyle ilişkili risk faktörlerini ve uygulanan hemşirelik girişimlerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu retrospektif çalışmada, 1 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanede yatan hastalara ait düşme kayıtları analiz edilmiştir. Toplam 145.417 hastanın 114.121’inin düşme açısından yüksek risk grubunda olduğu belirlenmiş ve 406 düşme olayı saptanmıştır. Düşmeler en sık 75–84 yaş grubundaki hastalarda görülmüş olup düşme insidansı 1.000 hasta günü başına 0,28 olarak hesaplanmıştır. Çalışmada ileri yaş, nörolojik hastalıklar ve belirli ilaç kullanımı dahil olmak üzere on temel risk faktörü belirlenmiştir. Hemşirelik girişimlerinin ağırlıklı olarak yaşamsal bulguların izlenmesi ve hasta güvenliğinin sağlanmasına odaklandığı görülmüştür. Bulgular, yüksek riskli hastalara yönelik hedeflenmiş düşme önleme stratejilerinin önemini ortaya koymaktadır. Düşme risk faktörlerinin belirlenmesi, etkili hemşirelik girişimlerinin geliştirilmesine ve hasta güvenliğinin artırılmasına katkı sağlayabilir
Falls among hospitalized patients pose a significant threat to patient safety and may also impose a financial burden on both families and healthcare systems. This study aimed to determine the incidence of falls among hospitalized patients, associated risk factors, and related nursing interventions. In this retrospective study, fall records of hospitalized patients between January 1, 2017, and December 31, 2021, were analyzed. Among 145,417 hospitalized patients, 114,121 were classified as high risk for falls, and 406 fall incidents were recorded. Falls were most frequently observed among patients aged 75–84 years, with an incidence rate of 0.28 per 1,000 patient-days. Ten major risk factors were identified, including advanced age, neurological disease, and use of specific medications. Nursing interventions primarily focused on monitoring vital signs and maintaining patient safety. The findings emphasize the importance of implementing targeted fall prevention strategies for high-risk patients. Identifying fall-related risk factors can support the development of effective nursing interventions and improve patient safety outcomes.
Amaç: Hemşirelikte kontrol kültürü üzerine çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada, hemşirelik hizmetlerinde denetim kültürünün belirlenmesine yönelik geçerli ve güvenilir bir ölçeğin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Denetim sürecine ilişkin hemşirelerin görüşlerinin ortaya konulması, yönetim sürecinin daha etkin ve olumlu gerçekleşmesinde önemli veri kaynağı oluşturacaktır. Yöntem: Metodolojik tipte olan bu çalışma bir özel hastane, iki devlet hastanesi ve iki üniversite hastanesi olmak üzere beş farklı hastanede yürütülmüştür. Araştırmaya 501 hemşire dahil edilmiştir. Araştırmada “Hemşire Tanıtıcı Bilgi Formu” ve “Hemşirelik Hizmetlerinde Denetim Kültürü Ölçeği” kullanılmıştır Ölçeğin psikometrik analizleri kapsam geçerliği, yüz yüze geçerlik, yapı geçerliği (açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri) ve güvenirlik analizlerini (Cronbach's α, madde-toplam korelasyonu ve test-tekrar test) içermektedir. Bulgular: Ölçek 18 madde ve 3 alt boyuttan oluşmuştur. İçerik geçerlik indekslerine göre içerik geçerliğinin sağlandığı ve uzmanlar arasında da mükemmel düzeyde bir uyum olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ölçek toplam varyansın %60,81’ini açıklamaktadır. Önerilen DFA modeli iyi uyumu sahiptir. Ölçeğin tümü için Cronbach alfa katsayısı 0,93, denetim sürecinin amaçları alt boyutu için 0,84, denetim sürecinin işleyişi alt boyutu için 0,80 ve denetim sürecinin etkisi alt boyutu için 0,91 olarak saptanmıştır. Sonuç: Hemşirelik hizmetlerinde denetim kültürü ölçeği geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Bu ölçme aracını, yönetici hemşireler sağlık kurumlarında hemşirelik hizmetleri denetim kültürünü, denetim sürecinin amaçları, işleyişi ve etkisi olmak üzere üç alt boyutta değerlendirmek üzere kullanılabilir. Ölçekten elde edilen verilerle, hemşirelik yöneticileri kontrol süreçlerinin hemşireler tarafından nasıl algılandığını ve deneyimlendiğini sistematik olarak değerlendirebilir ve yapıcı bir kontrol kültürünün geliştirilmesini sağlayabilir.
Aim: Limited literature exists on the culture of control in nursing. This study aims to develop a valid and reliable scale to identify the control of culture in nursing services. Eliciting nurses' views on the control process will provide an important source of data for the more effective and constructive implementation of the management process. Method: This methodological study was conducted in five hospitals: one private, two public, and two university hospitals. Five hundred and one nurses were included in the study. The "Nurse Descriptive Information Form" and the "Control Culture Scale in Nursing Services" were used in the study. The psychometric analysis of the scale included content validity, face validity, construct validity (explanatory and confirmatory factor analyses), and reliability analyses (Cronbach's α, item-total correlation and test-retest) Results: The scale consisted of 18 items and three subscales. According to the content validity indices and the face validity of the scale, there was an excellent level of agreement among the experts. The scale accounted for 60.81% of the total variance. The proposed CFA model demonstrates good fit. The Cronbach alpha coefficients were 0.93 for the total scale, 0.84 for the goals of the control process subscale, 0.80 for the operation of the control process subscale, and 0.91 for the impact of the control process subscale. Conclusion: The Control Culture Scale in Nursing Services has good validity and reliability. This measurement tool can be used by nursing managers to evaluate the nursing control culture in healthcare organizations across three subscales: the goals, functioning, and impact of the control process. Using data obtained from the scale, nursing managers can systematically evaluate how control processes are perceived and experienced by nurses and ensure the development of a constructive control culture.
Amaç: Bu çalışma, sağlık çalışanlarının şiddete karşı güvenlik algısının iş tatmini üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma, Türkiye'nin Niğde ilindeki bir eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapan 278 sağlık çalışanı üzerinde, Şubat–Nisan 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Veriler, "Sağlık Profesyonellerinin Şiddete Karşı Güvenlik ve Güven Ölçeği" ile "Minnesota İş Tatmini Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Analizler SPSS 25.0 programı ile yapılmış; tanımlayıcı istatistikler, Pearson korelasyon ve basit doğrusal regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Sağlık çalışanlarının güvenlik algısı ile iş tatmini arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (r=0,57, p<0,001). Regresyon analizi sonuçları, güvenlik ve güven algısının iş tatminindeki varyansın %32.5’ini açıkladığını göstermiştir (R²=0,325, p<0,001). Özellikle güven boyutunun iş tatmini üzerinde daha güçlü bir etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Sağlık çalışanlarının şiddete karşı güvenlik algısı, iş tatminlerini önemli ölçüde etkilemektedir. Bulgular, sağlık kurumlarının çalışan güvenliğini artırmaya yönelik politikalar geliştirmesi ve iş tatminini yükseltmek için içsel ve dışsal motivasyon kaynaklarına odaklanması gerektiğini göstermektedir.
Aim: To examine the effect of healthcare workers’ perception of safety from violence on their job satisfaction. Method: The research was conducted between February and April 2025, involving 278 healthcare workers at a training and research hospital in Niğde, Türkiye. Data were collected using the "Safety and Confidence Scale of Healthcare Professionals" and the "Minnesota Job Satisfaction Questionnaire." Analyses were performed using SPSS 25.0, including descriptive statistics, Pearson correlation, and simple linear regression. Results: A positive and significant relationship was found between healthcare workers’ safety perception and job satisfaction (r=0.57, p<0.001). Regression results indicated that perceptions of safety and confidence explained 32.5% of the variance in job satisfaction (R²=0.325, p<0.001). The “confidence” dimension was identified as having a stronger impact on job satisfaction. Conclusion: Healthcare workers’ perceptions of safety from violence significantly affect their job satisfaction. The findings suggest that healthcare institutions should develop policies to improve workplace safety and enhance job satisfaction by addressing both intrinsic and extrinsic motivational sources.
Amaç: Sekülerlik, bireylerin dini inançlardan bağımsızlaşma ve dünyevileşme süreci olarak tanımlanırken, brikolaj ise bireylerin mevcut kaynakları kullanarak yaratıcı çözümler üretme yeteneğini belirtmektedir. Bu çalışmanın amacı, hemşirelerin dünyevilik düzeyleri ile yaratıcı sorun çözme becerilerine ilişkin algı düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel nitelikteki bu araştırma, 15.10.2023-15.04.2024 tarihleri arasında çalışmayı kabul eden 159 hemşire ile yürütülmüştür. Araştırmanın verileri “Kişisel Bilgi Formu, Sekülerlik Ölçeği ve Brikolaj Ölçeği” ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; yüzde, frekans ve ortalama gibi tanımlayıcı istatistiklerle birlikte değişkenlerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U, Kruskal Wallis ve veriler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde Spearman korelasyon testleri kullanılmıştır. Etik kurul izni ve katılımcıların onamı alınmıştır. Bulgular: Hemşirelerin Sekülerlik Ölçeği puan ortalamaları 70.81 (SS=19.55) saptanmıştır. Kadın hemşirelerin Sekülerlik Ölçeği puan ortalaması daha yüksek bulunurken, gelir düzeyi daha yüksek olanların Sekülerlik Ölçeği puan ortalaması daha düşüktür. Brikolaj Ölçeği puan ortalamaları ise 20.06 (SS=4.83)’dır. Yaşı diğer gruplara göre daha ileri, gelir düzeyi düşük, çalışma süresi fazla ve hemşirelik bakımında güncel bilgileri izleyenlerin Brikolaj Ölçeği puan ortalamaları daha yüksek olarak belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada, Sekülerlik Ölçeği ile Brikolaj Ölçeği arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Hemşirelerin mesleki yetkinliklerini artıracak eğitim programlarının geliştirilmesi, yaratıcı sorun çözme becerilerini desteklemek amacıyla olgu temelli simülasyon eğitimi, kaynak yönetimi atölyeleri gibi içeriklerin mesleki gelişim programlarına eklenmesi önerilmektedir.
Aim: Secularism is defined as the process by which individuals become independent from religious beliefs, while bricolage activities refer to the ability to produce creative solutions using available resources. This study aims to examine the relationship between nurses' levels of secularism and their perceptions of bricolage activities. Method: This descriptive cross-sectional study was conducted between October 15, 2023, and April 15, 2024, with 159 nurses who agreed to participate. Data were collected using a Personal Information Form, the Secularism Scale, and the Bricolage Scale. Descriptive statistics such as percentages, frequencies, and means were used for data analysis, while the Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, and correlation tests were employed for comparing variables. Ethical committee approval and informed consent from participants were obtained. Results: The mean score of nurses on the Secularism Scale was 70.81 (SD=19.55). Female nurses had higher mean Secularism Scale scores, whereas those with higher income levels had lower scores. The mean score on the Bricolage Scale was 20.06 (SD=4.83). Nurses who were older, had lower income levels, longer work experience, and kept up-to-date with current nursing knowledge had higher Bricolage Scale scores. No significant correlation was found between the Secularism Scale and the Bricolage Scale scores. Conclusion: It is recommended to develop educational programs that enhance nurses' professional experience and integrate content such as case-based simulation training and resource management workshops into professional development programs to support creative problem-solving and bricolage skills.
Amaç: Bu araştırma, bir üniversite hastanesinin iç hastalıkları birimlerinde görev yapan hemşirelerin yıldırma konusuna ilişkin algılarını, deneyimlerini, bu durumun nedenlerini, kişisel ve mesleki etkilerini ve başa çıkma biçimlerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Çalışma, nitel araştırma yöntemlerinden durum çalışması deseniyle yürütülmüştür. Veriler, kolayda örnekleme yöntemiyle seçilen 15 hemşireyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler aracılığıyla toplanmıştır. Görüşme soruları, alan yazın doğrultusunda hazırlanmış ve yıldırma algısı, yaşadıkları yıldırma türleri, nedenleri, etkileri ve başa çıkma biçimlerini içermektedir. Görüşmeler hemşire odasında yüz yüze yapılmış; ses kayıtları çözümlenmiş ve içerik analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Verilerin incelenmesi sonucunda altı ana tema; yıldırma tanımına ilişkin algılar, yıldırma deneyimleri, yıldırmaya uğrama nedenleri, kişisel etkiler, çalışma yaşamına etkiler ve başa çıkma biçimleri şeklinde belirlenmiştir. Hemşirelerin büyük çoğunluğu, meslek yaşamlarında yıldırmayla karşılaştıklarını, bunun çoğunlukla psikolojik şiddet ve dikey yıldırma şeklinde ortaya çıktığını belirtmiştir. Yıldırmanın, katılımcılar üzerinde kaygı bozukluğuna, yorgunluk, sosyal dışlanma gibi fiziksel ve duygusal etkiler yarattığı; işine karşı güdülenmesini ve bakım kalitesini olumsuz etkilediği belirtilmiştir. Yıldırmayla başa çıkma yolları arasında; uzak durma, görmezden gelme, sosyal destek alma ve birim değişikliği yapma gibi yolların yer aldığı vurgulanmıştır. Sonuç: Araştırmadan elde edilen sonuçlar hemşirelerin güvenli ve destekleyici bir çalışma ortamına gereksinim duyduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yıldırma çalışan doyumunu, psikolojik iyi oluşu ve bakım kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle kurumlar, yıldırmayı önlemeye ve bildirim süreçlerini güçlendirmeye yönelik politikalar geliştirmesi gereklidir.
Aim: This study was conducted to examine nurses’ perceptions and experiences of mobbing, its causes, personal and professional effects, and coping practices in the internal medicine wards of a university hospital. Method: The study was conducted using a case study design, one of the qualitative research methods. Data were collected through semi-structured interviews with 15 nurses selected using a convenience sampling method. The interview questions were developed based on the literature and included perceptions of mobbing, types of mobbing experienced, its causes, effects, and coping practices. The interviews were conducted face-to-face in the nurses’ office; the audio recordings were transcribed and analyzed using content analysis. Results: As a result of the analysis, six main themes were identified: perceptions of mobbing, experiences of mobbing, causes of exposure, personal effects, effects on work life, and coping practices. The majority of nurses reported having experienced mobbing during their professional life, which mostly manifested as psychological violence and vertical mobbing. Mobbing caused physical and emotional effects such as anxiety, fatigue, and social isolation, and negatively affected work motivation and quality of care. Coping practices included avoidance, ignoring, seeking social support, and requesting a ward change. Conclusion: The findings clearly indicate that nurses need a safe and supportive working environment. Mobbing negatively affects employee satisfaction, psychological well-being, and quality of care. Therefore, institutions should develop policies to prevent mobbing and strengthen reporting mechanisms.
Amaç: Bu çalışma, sağlık eğitimi alan üniversite öğrencilerinde internet okuryazarlığı özyeterliliğinin dijital sağlık okuryazarlığı üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma, İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde sağlık yönetimi programında öğrenim gören toplam 750 öğrenci evreninden basit rastgele örnekleme yöntemiyle seçilen 280 öğrenci ile yürütülmüştür. Veriler, 1 Mart 2024 ile 15 Mayıs 2024 tarihleri arasında çevrimiçi anket yoluyla toplanmıştır. Araştırma, nicel bir yöntemle yapılmış ve kesitsel tasarıma sahip, tanımlayıcı-ilişkisel niteliktedir. Veriler, “Kişisel Bilgi Formu, İnternet Okuryazarlığı Özyeterlilik Ölçeği ve Dijital Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği” ile toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 25 ve AMOS 25 yazılımlarıyla gerçekleştirilmiş, hipotezlerin testinde Yapısal Eşitlik Modeli (YEM) ve regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların internet okuryazarlığı özyeterliliği puan ortalaması 4,40; dijital sağlık okuryazarlığı puanı ise 2,69’dur. Alt boyut ortalamaları sırasıyla 4,02–4,65 ve 2,42–2,94 aralığındadır. Regresyon analizine göre, internet okuryazarlığı özyeterliliğinin alt boyutlarının (ayırt edebilme, kreatif kullanım, teknik bilgi ve referans bilgiye ulaşma) ile dijital sağlık okuryazarlığının alt boyutları üzerine (bilgi arama, güvenilirliğin değerlendirilmesi, ilgi düzeyini belirleme, yön bulma becerileri, içerik ekleme ve gizliliğin korunması) etkisinde elde edilen B katsayısının -0.149 ile 0.246 arasında değiştiği bulunmuştur. YEM’e göre internet okuryazarlığı özyeterliliği, dijital sağlık okuryazarlığını anlamlı ve olumlu yönde etkilemektedir (β=0,61; p<0,05) ve model indeksleri kabul edilebilir düzeydedir. Sonuç: Bu bulgular, internet okuryazarlığı özyeterliliğinin, dijital sağlık okuryazarlığının geliştirilmesinde önemli bir etmen olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, özellikle sağlık yönetimi öğrencilerinin dijital sağlık okuryazarlığını artırmaya yönelik girişimlerin, bu boyutlara odaklanarak daha etkili hale getirilebileceğini göstermektedir.
Aim: This study aims to examine the impact of internet literacy self-efficacy on digital health literacy among university students enrolled in health-related education programs. Method: The research was conducted with 280 students selected through simple random sampling from a population of 750 students enrolled in the health management program at a foundation university in Istanbul. The research was conducted using a quantitative method and has a cross-sectional design with a descriptive-correlational nature. Data were collected online between March 1 and May 15, 2024. Data were gathered using the Socio-Demographic Data Form, the Internet Literacy Self-Efficacy Scale, and the Digital Health Literacy Scale. Data analysis was carried out using SPSS 25 and AMOS 25 software. Structural Equation Modeling (SEM) and regression analysis were used to test the hypotheses. Results: The mean internet literacy self-efficacy score of the participants was 4.40; and the digital health literacy score was 2.69. The mean sub-dimension scores ranged from 4.02–4.65 and 2.42–2.94, respectively. According to the regression analysis, the B coefficient obtained in the effect of the sub-dimensions of internet literacy self-efficacy (trustworthiness, creation, technical knowledge, and getting information) on the sub-dimensions of digital health literacy (information searching, evaluating reliability, determining relevance, navigation skills, adding content, and protecting privacy) ranged from -0.149 to 0.246. According to YEM, internet literacy self-efficacy significantly and positively affects digital health literacy (β=0.61; p<0.05), and the model indices are at an acceptable level. Conclusion: These findings indicate that internet literacy self-efficacy is a critical factor in enhancing digital health literacy. The study suggests that interventions aimed at improving digital health literacy, particularly among health management students, may be more effective when focused on these specific dimensions.
Amaç: Bu araştırma, hastanede uygulama eğitimi alan sağlık programlarında öğrenim gören öğrencilerin etik değerleri ve hasta gizliliği arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma evrenini, bir vakıf üniversitesi sağlık programlarında öğrenim gören ve hastanelerde uygulama yapan 1133 öğrenci oluşturmaktadır. Bu evrenden kolayda örnekleme yöntemiyle seçilen 333 öğrenci çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırma verileri çevrim içi ortamda anket yöntemiyle “Kişisel Bilgi Formu, Etik Değerlere Yatkınlık Ölçeği ve Hasta Gizliliği Ölçeği” ile toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 27 paket programı ile incelenmiştir. Bulgular: Öğrencilerin hem etik değerlere yatkınlığı hem de hasta gizliliğine yönelik toplam puan ortalamaları yüksek düzeyde bulunmuştur. Araştırmanın sorusuna yanıt aramak amacıyla gerçekleştirilen Spearman korelasyon analizi sonucunda her iki değişkenin bütün alt boyutları ve toplam puanları arasında anlamlı ve olumlu yönde orta düzeyde bir ilişkinin olduğu görülmüştür (r=0,60, p<0,001). Sonuç: Çalışma sonucunda araştırmanın hipotezi desteklenmiş ve etik değerlere yatkınlık ile hasta gizliliğine yönelik tutumun aynı yönde hareket eden bir ilişkiye sahip olduğu bilgisine ulaşılmıştır. Etik değerlerin benimsenmesi ile hasta gizliliğine gösterilecek olan önemin artabileceği, sağlık hizmeti sunum süreçlerinde hasta gizliliğine yönelik tutumun etik değerlere yatkınlık ile şekillenebileceği sonucuna varılmıştır.
Aim: This study was conducted to examine the relationship between the ethical values of students enrolled in health programs who are receiving clinical training in a hospital setting and patient privacy. Method: The research population consisted of 1133 students enrolled in the health departments and programs of a foundation university who participated in hospital practice. From this population, a sample of 333 students was selected using the convenience sampling method. The research data were collected by online questionnaire method using Demographic Information Form, Ethical Values Predisposition Scale and Patient Privacy Scale. The data obtained were analyzed with SPSS 27 package program. Results: The total mean scores of both the students' predisposition to ethical values and their views on patient privacy were found to be at a high level. The Spearman correlation analysis conducted to address the research question revealed a significant, positive, and moderate relationship between all subscales and total scores of both variables (r = 0.60, p < 0.001). Conclusion: As a result of the analysis, the hypothesis of the study was supported and it was found that the predisposition to ethical values and the attitude towards patient privacy have a parallel relationship. It is concluded that the importance to be shown to patient privacy can be increased with the adoption of ethical values, and the attitude towards patient privacy in health service delivery processes can be shaped by the predisposition to ethical values.
Amaç: Bu araştırma, Türkiye’de hemşirelik alanında çocuklarda hasta güvenliği ile ilgili yapılmış lisansüstü tezlerin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Yöntem: Bu sistematik inceleme Yükseköğretim Kurulu Ulusal Tez Merkezi veri tabanı üzerinden tarama yapılarak yürütülmüştür. Araştırmaya, hemşirelik alanında çocuklarda hasta güvenliği konusunda yapılmış, yazım dili Türkçe, tam metin erişim izni olan ve meta analiz olmayan tezler kabul edilmiştir. Tarama yapılırken hasta güvenliği, ilaç hatası, tıbbi hata, çocuk, pediatri, yenidoğan ve bebek anahtar sözcükleri kullanılmış, tarih sınırlamasına gidilmemiştir. Araştırmada tezlerin araştırma yöntemi özellikleri incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerden sayı ve yüzde testleri kullanılmıştır. Çalışmada, tezler PRISMA kontrol listesi adımları dikkate alınarak incelenmiştir. Bulgular: Araştırmada kabul edilme ölçütlerine uyan toplam 21 lisansüstü tez çalışmasına ulaşılmıştır. İncelenen tezlerin %90,5’inin yüksek lisans tezi olduğu, %81,0’inin devlet üniversitesinde gerçekleştirildiği, %57,1’inin çocuk sağlığı ve hastalıkları hemşireliği anabilim dalında yürütüldüğü belirlenmiştir. Tezlerin araştırma yöntemi özellikleri incelendiğinde %61,9’unun tanımlayıcı tipte olduğu, çoğunluğunun (%61,9) çalışma grubunun hemşireler olduğu, %71,4’ünde verilerin anket yöntemini ile toplandığı bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak, Türkiye’de çocuklarda hasta güvenliği konusunda hemşirelik alanında yapılan lisansüstü tezler sınırlı sayıda olmakla birlikte, çoğunluğu yüksek lisans tezi ve tanımlayıcı tiptedir. Hemşireler, çocuklarda hasta güvenliğinin sağlanmasında önemli role sahiptir. Bu nedenle çocuk hemşirelerinin hasta güvenliği uygulamalarını geliştirecek daha fazla araştırma yapmaları önerilmektedir.
Aim: This study was conducted to examine postgraduate theses related to patient safety in children in the field of nursing in Türkiye. Method: This systemetic review was conducted by searching the Higher Education Council National Thesis Center database. Theses written in Turkish, with full text access permission, and not meta-analyses, conducted in the field of nursing on patient safety in children were included in the study. During the search, the keywords patient safety, medication error, medical error, child, pediatrics, newborn, and infant were used, and no date restrictions were applied. The study examined the descriptive and research method characteristics of the theses. Descriptive statistics, including frequency and percentage tests, were used to evaluate the data. The theses were reviewed using the PRISMA checklist. Results: A total of 21 postgraduate theses conducted that met the inclusion criteria were identified in the study. It was determined that 90.5% of the theses examined were master's theses, 81.0% were conducted at state universities, and 57.1% were conducted in the department of pediatric nursing. When the research method characteristics of the theses were examined, it was found that 61.9% of them were descriptive, the majority (61.9%) of the study sample group were nurses, and the data were collected by the survey method in 71.4%. Conclusion: As a result, there is a limited number of postgraduate theses in the field of nursing on patient safety in children in Turkey, most of which are master's theses and descriptive study type. Nurses play an important role in ensuring patient safety in children. Therefore, it is recommended that pediatric nurses conduct more research to improve patient safety practices.
Mehmet Gülşen, Ayşe Karadaş, Seda Değirmenci Öz, Nurşah Tatoğlu, Duygu Gül doi: 10.54304/SHYD.2026.74384Sayfalar 158 - 167
Amaç: Bu araştırmada, hemşirelik öğrencilerinin bakış açısıyla mesleğin güçlü ve zayıf yönleri ile fırsat ve tehditlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma nitel yaklaşıma dayalı tanımlayıcı durum çalışması olarak yürütülmüştür. Çalışma grubunu, iki devlet üniversitesinde öğrenim gören ve amaçlı örnekleme yöntemiyle seçilen toplam 242 hemşirelik öğrencisi oluşturmuştur. Veriler, Nisan–Haziran 2025 tarihleri arasında açık uçlu soru içeren anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Veriler, içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiş, FÜTZ analizinin dört temel bileşeni temel alınarak MAXQDA 2020 programı ile incelenmiştir. Bulgular: İnceleme sonucunda 2050 kod üretilmiş ve bulgular FÜTZ çerçevesinde dört tema altında toplanmıştır: Güçlü Yönler (f=606), Zayıf Yönler (f=678), Fırsatlar (f=413) ve Tehditler (f=353). Güçlü yönlerde bakım ve insan odaklılık öne çıkarken, zayıf yönlerde iş yükü ve tükenmişlik belirgin şekilde ortaya konmuştur. Fırsatlar arasında artan sağlık hizmeti gereksinimi ve istihdam, tehditlerde ise yapay zekâ ile iş yükü ve personel yetersizliği ön plana çıkmıştır. Sonuç: Çalışmada, öğrencilerin hemşireliği insan odaklı ve istihdam açısından güçlü bir meslek olarak değerlendirdiği, ancak yoğun iş yükü, şiddet ve toplumsal saygınlık eksikliğinin mesleğin zayıf yönleri olarak algılandığı görülmüştür. Bulgular, hemşirelik eğitiminde ve sağlık politikalarında mesleğin güçlü yönlerini koruyacak, zayıf yönlerini azaltacak ve gelecekteki fırsatları sürdürülebilir biçimde değerlendirecek stratejilerin geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Aim: This study aimed to identify the strengths, weaknesses, opportunities, and threats of the nursing profession from the perspectives of nursing students. Method: The research was conducted as a descriptive case study based on a qualitative approach. The study group consisted of 242 nursing students selected through purposive sampling from two public universities. Data were obtained between April and June 2025 through a questionnaire consisting of open-ended questions. Data were analysed through content analysis, guided by the four core components of the SWOT framework—Strengths, Weaknesses, Opportunities, and Threats—using MAXQDA 2020 software. Results: A total of 2,050 codes were generated and categorised under four main themes: Strengths (f=606), Weaknesses (f=678), Opportunities (f=413), and Threats (f=353). Among the strengths, care orientation and human-centeredness were the most prominent, while workload and burnout were the most frequently mentioned weaknesses. Increasing demand for healthcare services and employment opportunities emerged as key opportunities, whereas artificial intelligence, excessive workload, and staff shortages were identified as significant threats. Conclusion: The findings indicate that students perceive nursing as a human-oriented profession with strong employment potential; however, they view heavy workload, exposure to violence, and a lack of social recognition as significant weaknesses. The results underscore the need to develop educational and policy strategies that preserve the strengths of the profession, mitigate its weaknesses, and ensure the sustainable utilisation of future opportunities in nursing.
Amaç: Araştırma, büyük cerrahi girişim (bypass, total kalça protezi, beyin tümörü, sistektomi, akciğer rezeksiyonu-lobektomi, whipple) geçiren hastaların ameliyat sonrası birinci gündeki hemşirelik bakım gereksinimlerini belirlemek ve bu gereksinimlerin kişisel ve klinik özelliklerle olan ilişkisini inceleyerek, bakımın yönetimine veri sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Tanımlayıcı olarak planlanan araştırmanın evrenini, bir vakıf üniversite hastanesinde Kasım 2022- Ocak 2023 tarihleri arasında büyük cerrahi girişim geçiren hastalara ameliyat sonrası birinci gününde bakım veren hemşireler oluşturmuştur (N=124). Örneklem ise belirlenen evren içinden 111 hemşire ve 111 hasta olarak belirlenmiştir. Araştırma verileri; “Hemşire Bilgi Formu”, “Hasta Bilgi Formu”, “Perroca Hasta Sınıflandırma Ölçeği” kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Anketlerin doldurulması 10-15 dakika arasında tamamlanmıştır. Elde edilen veriler SPSS programı kullanılarak uygun istatistiksel yöntemler ile incelenmiştir. Araştırmanın yürütüldüğü kurumdan etik kurul ve kurum izinleri alınmıştır. Bulgular: Tanılamayı gerçekleştiren hemşirelerin; yaş ortalamasının 25,51 (2,21) yıl, %83,8’inin kadın, %94,6’sının lisans mezuniyet derecesine sahip olduğu ve %78,4’ünün yatak başı hemşire olduğu, ortalama 33,72 (20,90) aylık mesleki deneyime sahip oldukları görülmüştür. Büyük çoğunluğu genel cerrahi (%29,7) ve göğüs cerrahisi (%23,4) kliniklerinde ameliyat olan hastaların, %68,5’inin ameliyat sonrası yoğun bakımda tedavi ve bakım gördüğü saptanmıştır. Perroca Hasta Sınıflandırma Ölçeği sonuçlarına göre, büyük cerrahi girişim geçiren hastaların ameliyat sonrası birinci günde “orta düzey üstü-Tip II (20,50)(4,86)” bakım gereksiniminin olduğu saptanmıştır. Hastaların bazı bireysel ve hastalık özelliklerinin (eğitim düzeyi, BKI, sigara/alkol kullanımı, kronik hastalık varlığı, ameliyat sonrası yoğun bakım gereksinimi) bakım gereksinimi düzeylerini etkilediği görülmüştür. Sonuç: Ameliyat sonrası dönemde olan hastaların bakım gereksinimi düzeylerinin belirlenmesinde eksiksiz veri toplanması ve sistematik değerlendirme için, hasta sınıflandırma ölçeklerinden yararlanılması önerilmektedir.
Aim: The study was planned to determine the nursing care needs of patients undergoing major surgical interventions (bypass, total hip replacement, brain tumor, cystectomy, lung resection-lobectomy, whipple) on the first postoperative day and to examine the relationship between these needs and socio-demographic and clinical characteristics. Method: The population of the descriptive study consisted of nurses (N=124) who provided care to patients who under went major surgical intervention on the 1st postoperative day between November 2022 and January 2023 in a private university hospital. The sample consisted of 111 nurses and 111 patients selected from the defined population. The research data were collected using the “Nurse Information Form”,“Patient Information Form” and “Perroca Patient Classification Scale”. The data were collected by the researcher using face-to-face interview method. Data collection was completed between 10-15 minutes. The data obtained were analyzed with appropriate statistical methods using the SPSS program. Ethics committee and institutional permissions were obtained from the institution where the study was conducted. Results: It was observed that the mean age of the nurses who performed the diagnosis was 25,51 (2,21) years, 83,8% were female, 94,6% had a bachelor's degreeand 78,4% had been working as ward nurses, had for an average 33,72 (20,90) months professional experience. The majority of the patients underwent surgery in general surgery (29,7%) and thoracic surgery (23,4%) clinics, and 68,5% received postoperative treatment and care in intensive care.According to the Perroca Patient Classification Scale, the patients were found to have “above intermediate level (20,50)(4,86)” care needs. It was observed that some individual and disease characteristics of the patients (education level, BMI, smoking/alcohol use, presence of critical disease, need for postoperative intensive care) affected the levels of care requirement. Conclusion: It is recommended that patient classification scales should be utilized for complete data collection and systematic evaluation in determining the level of care needs of patients inthe postoperative period.
Amaç: Bu araştırma, hasta-hekim iletişimi sonrası sağlık hizmeti deneyimlerinin sosyal medyada paylaşılması üzerine etkisini ve bu etkide hasta memnuniyetinin aracılık rolünü incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma kapsamında geliştirilen model, önceki çalışmalarda sunulan bilgiler ve nedensellik ilişkileri temel alınarak tasarlanmıştır. Çalışma, kesitsel bir araştırma deseni kullanılarak Haziran-Temmuz 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın evreni, Türkiye'de yaşayan ve 18 yaşın üzerinde olan bireylerden oluşmaktadır. Veri toplama sürecinde kolayda örnekleme yöntemi uygulanmış ve toplamda 639 katılımcıdan veri elde edilmiştir. Analizlerde SPSS 26 ve PROCESS Macro (Model 4) kullanılarak, tanımlayıcı istatistikler, Pearson korelasyon ve aracılık analizleri yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %68,1’i kadın, %66,2’si 18–29 yaş aralığında ve %80,3’ü bekârdır. Çoğunluğu (%81,3) ön lisans/lisans mezunudur ve %42,9’u ilçede yaşamaktadır. Son bir yılda %48,4’ü 1–3 kez hastaneye başvurmuş, %77,5’i kamu hastanelerinden hizmet almıştır. Analizler, hasta-hekim iletişiminin sosyal medya paylaşımı üzerinde anlamlı toplam etkiye sahip olduğunu (β=0,36, %95 GA [0,23–0,49]) ancak doğrudan etkinin anlamsız olduğunu (β=0,15, %95 GA [–0,03–0,33]) göstermiştir. Sonuç: Hasta-hekim iletişimi sonrası sağlık hizmeti deneyimlerinin sosyal medyada paylaşılması üzerindeki etkisinin, hasta memnuniyeti değişkeni aracılığıyla tam aracılık etkisi olduğu belirlenmiştir. Bu sonuç, hasta-hekim iletişim kalitesinin hastaların dijital ortamdaki davranışlarını şekillendirmede memnuniyet düzeyleri üzerinden işleyen bir mekanizma ile çalıştığını göstermektedir.
Aim: This study examines the effect of physician-patient communication on sharing healthcare experiences on social media and evaluates the mediating role of patient satisfaction in this relationship. Method: The proposed model was developed based on prior literature and causal relationships. The research was conducted using a cross-sectional design between June and July 2025. The study population consisted of individuals aged 18 years and above residing in Turkey. Data were collected through convenience sampling, resulting in 639 valid responses. Descriptive statistics, Pearson correlation, and mediation analysis with PROCESS Macro (Model 4) in SPSS 26 were employed for data analysis. Results: Among the participants, 68.1% were female, 66.2% were aged 18–29, and 80.3% were single. The majority (81.3%) had an associate or bachelor’s degree, and 42.9% lived in a district. Within the past year, 48.4% visited a hospital 1–3 times, and 77.5% preferred public hospitals. The findings indicated that physician-patient communication had a significant total effect on social media sharing of healthcare experiences (β=0.36, 95% CI [0.23–0.49]), while the direct effect was non-significant (β=0.15, 95% CI [–0.03–0.33]). Conclusion: Patient satisfaction was found to have a full mediating role in the relationship. These results suggest that the quality of physician-patient communication shapes patients’ digital behaviors through a mechanism driven by satisfaction levels.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, COVID-19 küresel salgını ve deprem döneminde öğrenim gören hemşirelik öğrencilerinin mezuniyet öncesi hemşirelikte yetkinlik algısı ve hemşirelik uygulamalarına hazır bulunuşluk düzeylerinin incelenmesidir. Yöntem: Araştırma, bir kamu üniversitesi hemşirelik fakültesinde, 2023–2024 eğitim-öğretim döneminde 228 son sınıf öğrencisi ile yürütülmüştür. Veriler, “Öğrenci Tanıtım Formu, Hemşirelikte Yetkinlik Algısı ve Hemşirelik Uygulamalarına Hazır Bulunuşluk Ölçeği” ile toplanmıştır. Veriler; normal dağılım Kolmogorov-Smirnov, ölçekler arası ilişkiler Spearman korelasyon, iç tutarlılık Cronbach alfa ile değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler kategorik değişkenler için sayı ve yüzde, sürekli değişkenler için ortalama ve standart sapma ile verilmiştir. Bulgular: Öğrencilerin hemşirelikte yetkinlik algısı ve uygulamalara hazır bulunuşluk düzeyleri yüksek bulunmuştur. Hemşirelikte yetkinlik alt boyutları puan ortalamaları; birey merkezli bakım 4,30 (0,75), ekip çalışması ve iş birliği 4,14 (0,75), kanıta dayalı uygulama 4,11 (0,70), kalite iyileştirme 4,18 (0,74), güvenlik 4,16 (0,74) ve bilişim 4,09 (0,77). Hemşirelik uygulamalarına hazır bulunuşluk ölçeği toplam puan ortalaması ise 100,69 (14,59) olarak saptanmıştır. Öğrencilerin hemşirelikte yetkinlik durumu ile uygulamalara hazır bulunuşluk düzeyleri arasında tüm boyutlar arasında olumlu yönlü orta veya güçlü düzeyde ilişki bulunmuştur (r=,415-,633;p<0,001). Sonuç: COVID-19 küresel salgını ve deprem döneminde öğrenim gören öğrencilerin hemşirelikte yetkinlik algısı ve hemşirelik uygulamalarına hazır bulunuşluk düzeylerinin yüksek olduğu ve aralarında olumlu bir ilişki bulunduğu belirlenmiştir.
Aim: The aim of this study was to examine the perception of nursing competence and readiness for nursing practice among pre-graduate nursing students who studied during the COVID-19 pandemic and earthquake. Method: The study was conducted with 228 senior students at İnönü University Faculty of Nursing during the 2023–2024 academic year. Data were collected using the Student Identification Form and the Nursing Competence Perception and Nursing Practice Readiness Scale. Data analysis included Kolmogorov-Smirnov normal distribution, Spearman correlation for inter-scale correlations, and Cronbach's alpha for internal consistency. Descriptive statistics were presented as numbers and percentages for categorical variables and mean and standard deviation for continuous variables. Results: The students' perception of nursing competence and readiness for practice were found to be high. The mean scores for the nursing competence subscales were as follows; Person-centered care 4,30 (0,75), teamwork and collaboration 4.14 (0.75), evidence-based practice 4.11 (0.70), quality improvement 4.18 (0.74), safety 4.16 (0.74), and informatics 4.09 (0.77). The total mean score on the nursing practice readiness scale was 100.69 (14.59). A positive moderate to strong correlation was found between students' nursing competence status and practice readiness levels across all dimensions (r=.415-.633; p<0.001). Conclusion: It was determined that students studying during the COVID-19 pandemic and earthquake had high levels of perceived competence in nursing and readiness for nursing practice, and a positive correlation existed between them.
Dijital dönüşüm, sağlık ve eğitim alanlarında önemli değişimlere yol açmakta, yapay zeka (YZ) teknolojileri ise bu dönüşümün en belirgin bileşenlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Uyarlanabilir ve kişiselleştirilmiş öğrenme sistemlerinden sanal simülasyonlara, akademik yazım desteğinden veri analitiğine kadar geniş bir yelpazede kullanılan üretken YZ araçları, öğrencilerin bireyselleştirilmiş öğrenme deneyimleri yaşamasını sağlarken eğitimcilerin öğretim süreçlerini daha etkili planlamasına olanak tanımaktadır. Özellikle sanal gerçeklik (virtual reality, VR) ve artırılmış gerçeklik (augmented reality, AR) tabanlı klinik senaryolar; karar verme, sorun çözme ve eleştirel düşünme gibi üst düzey becerilerin gelişimine önemli katkılar sunmaktadır. Bununla birlikte YZ’nin yüksek erişilebilirliği; veri güvenliği, gizlilik (mahremiyet), akademik dürüstlük, eleştirel düşünmenin zayıflaması ve etik karar verme süreçlerine ilişkin çok boyutlu kaygıları da beraberinde getirmektedir. Gelecekte YZ ile bütünleşmiş etkin öğrenme sistemlerinin, hemşirelik öğrencilerinin bireysel özelliklerine göre özelleştirilmiş içerikler sunacağı ve ölçme-değerlendirme süreçlerini çok boyutlu biçimde yapılandıracağı öngörülmektedir. Bu nedenle YZ’nin hemşirelik eğitiminde sürdürülebilir, etik ve etkili biçimde kullanılabilmesi için sistematik stratejilere gereksinim vardır. Bu derleme; YZ’nin hemşirelik eğitimindeki şu an ve gelecekteki rolünü, sunduğu olanakları, sınırlılıkları ve etik tartışmaları bütüncül bir çerçevede ele alarak eğitimciler, öğrenciler ve karar vericiler için yol gösterici bir kaynak sunmayı amaçlamaktadır.
Digital transformation has brought significant changes to the fields of health and education, with artificial intelligence (AI) technologies emerging as one of the most prominent components of this shift. Generative AI tools-ranging from adaptive and personalized learning systems to virtual simulations, academic writing assistants, and data analytics platforms-facilitate individualized learning experiences for students while enabling educators to plan instructional processes more effectively. In particular, virtual reality (VR) and augmented reality (AR)-based clinical scenarios make important contributions to the development of higher-order skills such as decision-making, problem solving, and critical thinking. However, the widespread accessibility of AI also raises multidimensional concerns regarding data security, privacy, academic integrity, diminished critical thinking, and ethical decision-making. Looking ahead, AI-integrated dynamic learning systems are expected to provide customized content tailored to nursing students’ individual profiles and to structure assessment processes in a multidimensional way. Therefore, systematic strategies are required to ensure the sustainable, ethical, and effective integration of AI into nursing education. This review aims to offer a comprehensive resource for educators, students, and policymakers by examining the current and potential roles of AI in nursing education, its opportunities and limitations, and the ethical issues associated with its use.